Sersemler, Şaşkınlar ve Olmayanlar

#Tıkanma
Fatma Belkıs
Hakkında Diğer Yazıları

1. Rüya

 

Deniz kenarında. Güneş daha önce olmadığı kadar parlak. Eski görünen bir yapı var. Bir yazlık saraya benziyor. Saray bahçesinde, kıyıya yerleştirilmiş parmaklıklara dayanmış denize bakarak bekliyor. Parmaklıklar kıyıdan devam ediyor, ileride sola doğru kıvrılıp saray bahçesini çevreliyor. Karaya, içeri doğru kıvrılan parmaklıkların arkasında kendinden menkul, küçük bir plaj var. 15 metrelik küçük plajın tam ortasında yer alan, biri diğerinin omzuna çıkmış iki insan boyutundan daha büyük kayanın üzerinde kırmızı bir geyik resmi var. Bu resmin anlamını kimse bilmiyor. Beklediği kişi gelsin; onu elinden tutup oraya götürecek, geyiği gösterecek, ne anlama geldiğini soracak, sonra beraber denize girecekler falan filan. 

Güneş çok parlak ve beklenen kişi hâlâ gelmedi. O da beklemeye devam etti. Parmaklıklara dayadığı kollarını kaldırmadan, fakat gözlerini kapatarak beklemeye devam etti. 

En nihayetinde beklenen kişi geldiğinde aralarında şöyle bir konuşma geçti:

 

      - Geç kaldım. Kusura bakma.

      - Sorun değil. Uyuya mı kaldın?

      - Hayır. Sabah erken kalktım. Tırnaklarımı kestim.

      - Ben de sabah erken kalktım. Kirpiklerimi kestim.

 

2. Birinci Bağlam

 

Gözlerini ovuşturdu. Fiziksel olarak uyanmakla zihinsel olarak uyanmak arasındaki o kısa süre boyunca gözlerini ovuşturmaya devam etti.

Çocukluğundan beri, kâsenin içindeki acımış bademin ona denk geldiği bütün anlar gibi, dün gecenin anısı geri geldi. Uyandı. Yanında uyuyan kişiyle buraya gelirken bu yolu bir beklentiyle yürümüştü. "Buraya hiçbir beklentiyle gelmedim" demişti içinden. "Sen bana hiçbir söz vermedin." "Ben sana hiçbir söz vermedim." Bunları da içinden söylemişti. Ama yalan söylemişti. Buraya gelirken attığı her adımda beklentisini reddetmek için çaba göstermişti. "Seks olmayabilir. Seks olmasın zaten. Sekse gitmiyorum."

Beraber yürürlerken tuhaf sessizlikler olmamıştı. Sürekli konuşmuşlardı. 

 

      - Dünya'da en çok gitmek istediğin yer neresi?

      - Cezayir.

      "Bu gece sevişmiyoruz Cezayir hakkında konuşuyoruz."

     - Bak şurada bir bar var. Geçen gün de gidememiştik. Bugün de kapanmış. Bir gün mutlaka gidelim. Viski ve turşu suyuyla inanılmaz bir kokteyl yapıyorlar.

      "Ama belki sevişiriz."

      - Bu sene de barajlar boşalmış iyice. Yaz da kurak geçecek diyorlar. 

      "Kim bilir sevişsek nasıl sevişiriz."

 

Neticede kazasız belasız eve gittiler. Sonrasında ancak hayal meyal hatırlanacak şeyler konuştular. Dışarıdan bakana komik bile görünebilecek birkaç denemeden sonra uyuyakalmış olmalılardı. Neticede sevişmediler.

 

3. Görmezden Gelme

 

Gözlerini ovuşturmaya devam etti. Derinlemesine bir cinsel hüsranın onu ele geçirmesine izin vermeyecekti. Yatakta oturdu. Yanındaki hâlâ uyuyabiliyordu. Yanlışlıkla olmuş gibi onu tekmeledi. 

 

      - Ay pardon kusura bakma. Uyandırdım mı?

      - Günaydın. Çok oldu mu uyanalı?

      - Yok, olmadı.

 

Kalktı. Loş koridorda banyoya yürüdü. Eski ahşap parkelere çıplak ayaklarıyla bastı. Üzerinde neden bu eski pijama vardı? Dün gece üzerine olmayan bu pijamalarla tuvalete gittiği bir anın fantezisini kurmamıştı. Ama bu ahşap parkelerin üzerinde çırılçıplak yuvarlandığı bir anın fantezisini kurmuştu. Bu gerçekleşmemişti ve şu anda hayal kırıklığına uğramıştı. Hayal kırıklığına uğradığı için suçluluk duyuyordu. Beklentiye girdiği için suçluluk duyuyordu. Gerçekleşmemiş bir şeyle ilgili beklentiye girdiği için de kendisini aptal gibi hissediyordu. Dün heyecanlı ve coşkuluydu, şimdi keyfi kaçmıştı. Loş koridorda ayaklarını sürüyerek yatak odasına döndü. 

Yatağa geri yattığında kendini daha rahat hissetmek istedi. "Sevişmedik ve sevişmeyeceğiz." Bunu kabul edebilseydi kafasında sürekli şu dönüp durmazdı: "Sevişmedik, sevişmedik, olmadı, sevişmedi benimle, şimdiye kadar sayısız kere sevişti, yani biliyorum sevişebiliyor, belki de benim yerimde başkası olsa sevişirdi."

 

      - Patates yer misin?

      - Şimdi mi?

      - Evet patates kızartması.

      - Olur. 

      - Tamam.

 

4. Yüzleşmeye Giriş

 

O patates sipariş ederken telefonunu aldı. "How to deal with sexual frustration"ı google'ladı. Google konuşmayı tavsiye ediyordu. Konuşmak istemedi. Daha basit bir şey istedi. Mesela bir ilaç ya da bir duş ya da bir yoga pozisyonu. Bunu konuşmak, yaşamaktan daha can sıkıcı geliyordu.

Yatakta doğruldu. Birkaç kere oturduğu yeri ve oturma şeklini değiştirdi. Bir türlü rahat edemedi. Acaba dışarı mı çıksaydı? Mutfağa gidip çay mı koysaydı? Benzin döküp şu yatağı yaksa mıydı?

 

      - İyi misin?

      - İyiyim yok bir şey.

      - Biraz kıpır kıpırsın da. Rahatsız olduğun bir şey mi var diye merak ettim.

      - Rahatsız olduğum bir şey var evet.

 

5. Rüyaya Dönüş

 

Buraya ilk gelişi değildi. Daha önce de defalarca farklı kişilerle burada bulunmuş ya da burada buluşmuştu. Onlarla saraydan çıkıp deniz kenarında yürümüştü ya da denize girmişlerdi ya da sarayın bahçesinde oturup sandviç yemişlerdi. Daha önceki ziyaretlerinden farklı olan bir şey vardı. Hiç ama hiç buraya gelip birini beklememişti. Şu anda bekliyordu. Bu onu ne öfkelendiriyor, ne memnun ediyordu. Beklemeye karşı bir hissiyatı yoktu.

Burası Beylerbeyi Sarayı mıydı? Olamazdı, bambular yoktu. Burası turistik bir yerse neden yalnızdı, birinin eviyse burada işi neydi? İyi ki turistler yoktu çünkü onlar Boğaz'a nehir derlerdi. Birazdan beklediği kişi gelecek ve beraber plaja gidecekler. Plajdaki kayanın üzerinde bir resim var. Şimdiye kadar sorduğu kimse ne anlama geldiğini bilemedi. Ama o bilecek. Diyecek ki, "Bu şu sebeple burada." Sonra denize girecekler ve birbirlerine su sıçratacaklar, falan filan.

Beklediği kişi geldi, geç kaldığı için abuk sabuk bir bahane uydurdu. Sinirleri bozuldu, alaycı bir karşılık verdi ama o bunu anlamadı. Plaja gittiler. Resmi gösterdi. Beklediği kişi "Bu geyik değil ki at, nerden çıkardın" dedi. Yürüdü. Denize ayaklarını soktu. Beklediği kişi onu izlemedi ve denize ayaklarını bile sokmadı.

 

6. Hazırlık

 

Konuşmaya devam etmek istemedi. Yatağa geri yattı, yorganı üzerine çekti. Bir o tarafa bir bu tarafa huzursuzca döndü. Sonra kalkmak istedi ama dönüp dururken kendini yorganın altına hapsetmişti. Beceriksizce çıkmaya çalıştı. Yorgan, oda, yatak, pencere, bütün mahalle ve bütün dünya üzerine gelmeye başladı. Yorganı tekmeleyerek üzerinden attı. Nefes nefese tavana baktı.

 

      - Şimdi konuşmak ister misin?

 

İstemem ama konuşmakla lanetli varlıklarız. Ne oldu, ne olmadı diye düşünüp, enine boyuna, bol bol düşünüp konuşmak durumundayız. Şu anda kalkıp tek bir söz söylemeden bu evden çıkıp, havaalanına gidip, Cezayir'e kalkan ilk uçağa tek yön bir bilet alıp, bir daha geri dönme ve dönmeme ihtimallerini sadece ve sadece keyfine bırakarak orada yeni bir hayat kursaydı insanlar mutlaka ve mutlaka buna kafa yorup konuşurlardı. Çünkü insan konuşmakla lanetlenmiş bir varlıktır. Diğer insanları bu yükten, kendilerini konuşarak var etme yükünden azat ettiğini düşünerek Cezayir'e gitmemeye, onun yerine şu anda, burada konuşmaya kendini ikna etmeye çalışabilirdi ama, lütfen biraz mantıklı olalım, buna kendisi bile inanmazdı.

Peki ne söyleyecekti? Gerçekten aklından geçeni mi söylemeliydi? "Sevişmemiz tatmin edici olmadığı için mutsuzum. Hatta sevişme kategorisine girip girmediğini oturup düşünmem gerektiği için rahatsızım. Bunu konuşmak kaçınılmazsa, birbirimizle konuşmasak bile, kendi kendimize ya da fiziksel varlığı olan ve olmayan kişilerle bunu konuşacaksak; şimdi hiçbir şey olmamış gibi nasıl ıslık çalarak sokak kapısını açıp kuryeden korkunç fast-food patateslerini alıyorsun anlamıyorum ve anlamadığım şeyler beni öfkelendiriyor."

Ellerinde iki tabakla yatak odasına girdi. Tabakları yatağa bıraktı, bağdaş kurup oturdu. Tabaklardan birine patatesleri doldurmuş, diğerine ketçap sıkmıştı. Gülümseyerek patatesleri işaret etti. Ağzını şapırdatarak yemeye başladı.

 

      - Ee? Patates de geldi. Şimdi anlatmak ister misin?

 

Bunları söyleyemezdi. Karşısındaki kendisini savunmak için ondan daha çok konuşurdu. Kendi kendine konuşurdu. Haklı olduğunu, hep haklı olduğunu düşünürdü ve dünya üzerindeki kimse gönül rahatlığıyla sevişemezdi.

 

7. İkinci Bağlam

 

      - Ben bu işe üç senemi vermiştim.

 

Bu kadarı yeterli olur diye düşünmüştü. Bir cümle bir kapı açar. Başka hiçbir şey söylemesine gerek kalmadan onun ve herkesin geçmişinde kalmış, hesaplanmamış ve hesaplaşılmamış anlar ve anılar o kapıdan içeri hücum eder; o odada bulunanlar ve hatta yaşamış olan herkes birbirini anlardı belki de.

Yatağın üzerinde duran bir tabaktan patates alıp diğer tabaktaki ketçaba batırıp yiyordu. Yüzünde devam etmesini bekler gibi bir ifade vardı. 

 

      - Üç sene boyunca sadece bununla ilgili çalıştım. Hayatımdaki her şeyi erteledim. Kendimi buna adadım. Sonunda bir şey beklemem...

 

Bu cümlenin açabileceği kapı kilitliydi. Anahtarı yoktu. Elinde kilide uymayan ve bu yüzden işe yaramayan nesneler var gibiydi. Bir armut, bir kulaklık, eski bir kaset, yırtık bir gömlek, kenarı çatlak yeşil bir kâse. Bunların hiçbiriyle kapıyı açamazdı.

Patates yemeye devam etti. Yüzünde bir gülümseme vardı. Neden gülümsediğine anlam veremedi. Trajik bir durumdu bu. Üç koca sene bu işi bitirmek için çalışmıştı. Bitince hayatı geçirdiği olağan değişiminin dışında, bambaşka bir şekilde değişecek diye düşünmüştü. Hayatında çözemediği düğümlerin hepsi çözülecek, arzulayıp uğrunda hırslandığı her şey gözlerinin önünde belirecek, güneş bulutların arkasından çıkacak… Arzulayıp da uğrunda hırslandığı ama kimseye itiraf edemediği şeyler oluverecek diye düşünmüştü. Bunun yersiz hatta çocukça bir beklenti olduğunu fark etmesi uzun zaman almamıştı ama farkındalık daima mutlak farkındalığa dönüşmüyordu anlaşılan.

Tabaktan bir patates daha alıp gülümseyerek ağzına tıkıştıran insana baktı. Biraz daha konuşmayı deneyebilirdi. Nasıl olsa kendi kendine konuşuyordu.

 

      - Ben bir sanatçı olarak, hayır bir insan olarak, kendimi bu işe adadım. Sahip olduğum her şeyi bu işe verdim ben. Fon buldum. O para yaptığım işe yetsin diye her akşam oturup hesaplar yaptım. Geçerliliği olan bir kurumda sergilensin diye kıçımı yırttım. İzleyici anlamaz dediler diye değiştirdiğim şeyler oldu. Sabah kalktım gece yatana kadar başka hiçbir şey düşünmedim. Arkadaşlarımı, ailemi, kedilerimi, seni ya da başkasını, dünyada acı çeken insanları düşünmedim. En önemlisi bunun anlatılmaya değer bir hikâye olduğuna inandım. Sergilenince bir patlama, müthiş bir karşılıklı anlaşılma merasimiyle biteceğini düşündüm. En azından hayatımın bir daha eskisi gibi olmayacağını düşündüm.

      - Ne gibi bir şey düşündün? Biri yazı yazsın diye mi düşündün? Documenta'nın küratöründen mail mi bekledin?

 

8. Rüyaya Yeniden Dönüş

 

Sarayın bahçesinde geç kalan birini bekliyor. Geç kalanları bekleme tecrübesi olduğu için bunu sorun etmiyor. Deniz kenarındaki parmaklıklara dirseklerini dayayıp denizi izliyor. Güneş o kadar parlak ki bakıp da bir şey görmeyi imkânsızlaştırıyor. Bu yüzden gözlerini kapatıyor. Uzaklardan, sağ taraftan, Boğaz'ın çıkışına doğru bir yerlerden tanıdık bir ses duyuyor. 

 

      - Lütfen burada, beraber olduğumuzun ve bu deneyimi paylaşabilme ayrıcalığımızın farkında olalım.

 

Bu bir anons. Gözlerini açıyor. Sağ tarafta, Boğaz'ın çıkışına doğru bakıyor. Anons bulutların arasında beden buldu bulacak. Sanki ıkınarak bir bedene dönüşmeye çalışıyor gibi, bulutların arkasında bir hareketlilik var.

Ses bulutların arkasında ıkındıkça Boğaz'ın çıkışının ötesinde bir yerde, açıklarda deniz yükselmeye başlıyor. Artık dümdüz bir yüzey değil iki kademeli bir coğrafyaya dönüşüyor. Açık mavi basamak yükseliyor, tepesinde salınan bir gemi var.

Gemi büyük ama şekli küçük bir kayığa benziyor. Fizik kurallarına karşı gelen bir gemi ama bunu sorgulamamayı tercih ediyor. Gemi parlak güneşin altında salınmaya devam ediyor.

Gemiyi izlerken sadece beklememeye karar veriyor. Ancak beklentilerinin gerçekleşeceği koşuluna bağlı fanteziler kurmaktansa gözlerini açıp denize bakıyor. Belki deniz o kadar yükselir ki gökyüzü de deniz olur. Belki deniz o kadar yükselir ki artık dengede duramaz ve paramparça olup İstanbul'un üzerine yıkılır. Yer gök ve dünyadaki her şey deniz olur. Belki tekrar alçalır, bulutların arkasında "Lütfen burada, şimdi burada, beraber şimdi" diye ıkınan ses büyük bir patlamayla bir meteor yağmuruna dönüşür, denize düşen ateş parçalarının arkasından bir gökkuşağı belirir. Belki ses bir fırtına tanrıçasına dönüşür fakat şimşekler yağdırmaya üşenir. Sahi ne yapıyordu burada? 

Birisi geliyor. Tanıdığı birisi. Geç kaldığı için özür diliyor. Burada buluşmak için sözleşmiş olmalılar. Bunu unuttuğunu belli etmek istemediği için geç kalmaya sebep olabilecek bir şey söylüyor. Tanıdığı kişi cevap verirken dikkati dağılıyor ve ağzından söylemeyi planlamadığı bir şey çıkıyor.

Parmaklıkların üzerinden atlıyor. Tanıdığı kişi de arkasından. Kayanın üzerinde bir resim var. "Sence ne bu? Geyik mi?" "Geyik değil at, nereden çıkardın?"

At veya geyik. Bunu daha sonra düşünebilir. Şimdi yapılması gereken başka bir şey var gibi hissediyor. Üzerindekileri çıkarmadan denize giriyor. Bulutların arkasında ses hâlâ kendini göstermek için çabalıyor: "Lütfen şimdi burada, beraber paylaşma, deneyim ayrıcalığı, burada beraber olma, şimdi farkında…" Güneş çok parlak. Gözlerini kapatmak zorunda ama belki de kirpikleri olmadığı içindir.

 

9. Birinci ve İkinci Bağlamlar ile En Başa Dönüş

 

      - Bilmiyorum dürüst olmak gerekirse.

 

Yüzünde aynı gülümsemeyle patates yemeyi sürdürdü.

 

      - Başarısız mı oldun sence?

 

Başarısız olmak nasıl bir şeydir? Birtakım genelgeçer beklentileri karşılayamamak mıdır başarısız olmak? Yoksa kendi kendine belirleyip ulaşamadığın hedeflerin gerçekçi ya da deli saçması olmasına aldırmamak mı? İnsanlar konuşmakla lanetlenmiş varlıklardır. Konuşmakla ve geçmişten gelen yargıları taşımakla lanetlenmiş varlıklardır. Öğrendikleri referanslarla yaşadıkları müthiş, başa çıkılması zor, rastlantısal olayları anlamlandırmaya çabalamakla  lanetlenmiş varlıklardır. Bu çaba hayatın o kadar büyük bir parçasıdır ki hiçbirimiz kendimizi bir külçe gibi coşkunun ya da hüznün kucağına bırakamayız. Hepimizin üzerindeki bu lanet en rahat insan-hayvanın bile aklının bir köşesinde durur ve hiçbirimiz asla daimi bir gönül rahatlığıyla sevişemeyiz. Kendimizi hüznün dalgalarına umursamazcabırakamayız. Başarılı ya da başarısız olma ihtimallerimizi düşünmeden, zevk aldığımız ve bizi tanımlayan işi yapamayız. Çünkü o zaman bize deli derler

Geçmişten gelen ve öğrenmeyi seçtiği donelerden yola çıkarak "Başarısız mı oldun" sorusunun eleştirel ya da züppece olduğuna karar verdi. Bunu bir saldırı olarak değerlendirdi. 

 

      - Bilmiyorum. Başarılı olmak yazı yazılması ya da Documenta'nin küratöründen mail almaksa başarısız oldum. Ama kendime durup şunu sormam gerek: Ben bunu ne için yapıyorum? Documenta'nın küratöründen gelen mail belki güzel olurdu, ama mutluluğum buna bağlı olmamalı. Süreç de önemli. Nasıl sevişemedik diye başarısız bir karşılaşma yaşadık demiyorsak, yaptığım işin ne kadar başarılı olduğunu söylemek de pek mümkün değil. Sevişsek güzel olurdu ama bence bu kadar da sonuç odaklı düşünmeyelim.

 

Patates çiğneyen ağzındaki gülümseme kayboldu. Sevişmedik dedi. Başarısızlık dedi. Burada beraberce başarısız olduğumuzu düşünmüş. En başa döndüler. Bu sohbeti herhangi biri nasıl devam ettirebilirdi? Çünkü ikisi de vasat bir panik içindeydi. Gerçekleşmemiş bir sevişme bir daha asla sevişmemeye işaret eder. Ya da etmez. Documenta'nın küratöründen gelecek bir maili garantilemeyen bir iş bir daha sanat yapmaya engel teşkil eder. Ya da etmez. 

Ayaklarını uzattı. Hangisinin uzattığı önemli değil. Çünkü öbürü de uzattı. İkisi de ayak parmaklarını oynatıp, oynayan parmaklara baktılar. Onlar parmaklarına baktılar ve yatak odası penceresinin önünden bir zürafa geçti.