Fotoğraf Çekmemek Üzerine

#13
Merve Ünsal
Hakkında Diğer Yazıları

Bir fotoğrafçının bana anlattığı bir anekdotla başlamak istiyorum. Bir gün arabayla seyahat ederken bir araba kazasının yanından geçiyor. Gazete kağıtları altında bir ceset görüyor. Belgeleme içgüdüsünü bastıramayarak birkaç fotoğraf çekiyor. Devam ediyor yoluna. Karanlık odada filmini yıkarken yanlışlıkla odaya giren kişi yüzünden, fotoğraf filminin birkaç karesi yanıyor. Fark ediyor ki yanan kareler kaza alanında çektiği fotoğraflar. Üzülmüyor, aksine rahatladığını söylüyor; zaten bu fotoğraflar yanmamış olsaydı da kullanabilir miydim, ne yapardım bilmiyordum diyor.

Bu hikayeyi ilk dinlediğimde aklıma şahit olma, şahit olmanın getirdiği yükümlülükler, fotoğraf çekme içgüdüsü, kimlerin bu içgüdüye sahip olduğu, bu içgüdünün ne gibi durumlar bastırılması gerektiği gibi konulardı.

Şimdi tekrar düşünüyorum ve fotoğraf çekmemeyi bir başkaldırı olarak okumak mümkün; merakla o merak uyandıran durumu sonsuza kadar tarihe kazıma içgüdüsünün arasındaki çekişmede, şahit olma ve deneyimin yeterli olma hali diğer bir deyişle.

Aklıma gelen ikinci durum, Alfredo Jaar'ın Sound of Silence işi. Galerinin ortasına kurulmuş olan metal kübün içine giren izleyici, slide showa benzeyen bir video ile karşılaşıyor. Videoda anlatılan, bir fotoğrafın hikayesi. Hepimizin yakından tanıdığı bir fotoğraf bu, aç Afrikalı bir çocuk ile akbaba resmi. Fotoğraf gösterilmiyor, yavaş yavaş görmeyi beklediğimiz ana doğru, öncesi, Afrika'daki fotoğraf muhabirlerinin başa çıktığı durumlar anlatılıyor. Tırmanan gerginlik sonunda gösterilen fotoğrafın ardından elektronik flaşlar patlıyor kübün içinde, izleyicinin beklemediği bu anlık şok ile fotoğrafın akılda kalması, zihinde yankılanması engelleniyor. Galeriden çıktıktan sonra saatlerce aklımda kalan bu tecrübe, üzerinden 4 sene geçmesine rağmen hala oldukça taze ve etkileyici. Acı çeken insanların fotoğraflarını oldukça çabuk tüketmemizi eleştiren güncel sanat işlerinin çoğundaki ‘gösterme' içgüdüsünü tersine çeviren Jaar'ın işinin başarılı olmasının en önemli nedeni, fotoğrafın görselliği üzerinden değil de hikayesi ve fotoğrafla ilişkimizin üzerinde yeni bir tecrübe yaratması. Diğer bir deyişle, dönüştürmeye çalışmak yerine sıfırdan üreten bir tutum Jaar'ınki.

Tesadüftür ki Jaar'ın işinin kenarında duran, anlatımın sadece tek bir anı olan bu fotoğraf, Mat Collishaw'un sergisinde, Arter'de karşıma çıktı. Videoya dönüştürülen bu fotoğraf artık fotoğraf değil hareketli bir görsel olmuş, çocuğun nefes aldığı görülebiliyor. Collishaw, izleyiciyi defalarca görmüş olduğu bu görsel ile ufak bir müdahaleyi bahane ederek yüzleştiriyor ya da yüzleştirmeye çalışıyor. Tabi bu işi belki de tek başına değil de Collishaw'un sert, sansasyonel üzerinden kurguladığı işleri çerçevesinde düşünmek lazım. Bu yaklaşımın bence daha iyi işlediği çalışma, intihar etmiş kişilerle ilgili gazete küpürleriyle birlikte gösterilen boş oda yerleştirmesiydi. Fotoğrafları orijinal çerçevelerinden çıkarmadan, yeni bir çerçeveyi bir deneyim üreterek göstermek, izleyici olarak ilişki kurabildiğim bir yaklaşım idi.

Gustav Metzger, tecrübeyle fotoğrafı tamamen birleştirerek başa çıkıyor bu sorun ile. Haber fotoğraflarını posterleştirerek büyüten, izleyicilerin altına girerek emeklemesini, üzerine çıkmasını, yaslanmasını, kısacası fotoğrafları istismar etmesini teşvik eden Metzger'in ürettiği bu deneyimler, izleyicilerin soğuk terler dökmesine, rahatsız olmasına, acı çeken bir adamın fotoğrafını bu kadar büyük görmek istememesine yol açtığından, tam da rahatsızlığın üretken olmaya başladığı noktada işliyordu.

Bütün bu örnekleri aklıma getiren aslında birkaç soru: fotoğraf çekmemek, fotoğraf çekmekten daha etkili bir araç olabilir mi? Fotoğraf çekiyor olmanın getirdiği sorumluluklar nedir? Ve bu fotoğraflarla ilişki kuran bizlerin fotoğrafa karşı sorumluluğu nedir?

Sanırım bu soruların cevabı üreten, izleyen herkes için farklı olacak olsa da niyet, amaç ve sergilenme biçimlerinin müzakere edilmesiyle ilgili. İzleyici olarak çoğu zaman neyin ne zaman istismara girdiğini, rahatsız ettiğini bilsek de, izleme merakımız bu bilinçten ayrı işleyebiliyor. Aynı şekilde, fotoğraf çeken için de bu içgüdü farklı hassasiyetler ile gelişmiş olsa da, belgeleme, kayıt tutma, aktarma ile o anı sadece tecrübe etme arasında bir gerginlik var. Bu gerginlik üzerine düşünmek için de teklif etmek istediğim soru: fotoğraf çekmemek ne zaman bir rezistans aracına dönüşür?